"Kimse
var mı?" sesi, titrek bir fısıltıdan öteye gidemedi. Sesi, boşlukta
yutuldu, kendisine bile geri dönmedi. Leyla, kendi nefesinin ve kalp
atışlarının sesinden başka bir şey duyamıyordu. Yalnızdı. Tamamen yalnızdı. Ama
bu yalnızlık, onu geri çekmek yerine, daha da ileri itti. Bir cevap arayışı,
korkusundan daha güçlüydü.
Fabrikanın
daha derinlerine doğru ilerlemeye başladı. Adımları daha temkinliydi. Zemin,
yer yer çatlaklar ve çukurlarla doluydu. Bir anlığına, eski bir makinenin
arkasından bir gölge geçtiğini sandı. Hızlıca ışığı o yöne çevirdi, ama hiçbir
şey yoktu. Sadece paslı metal ve karanlığın ağırlığı. Gergince yutkundu.
Sinirleri iyice gerilmişti. Bu oyun, zihnine oynanan bir oyundu sanki.
Fabrikanın
merkezine doğru ilerlediğinde, daha geniş bir alana ulaştı. Burası, bir
zamanlar büyük bir üretim holü olmalıydı. Ortada, yıkık dökük bir çalışma
masası ve etrafa saçılmış paslı aletler vardı. Leyla, telefonunun ışığını
masanın üzerine tuttu. Orada, tozlu zeminde, dikkatini çeken bir şey vardı.
Küçük, metal bir anahtar. Normal bir anahtardan daha eski ve daha ağırdı.
Üzerinde, neredeyse silinmiş gibi duran, ancak dikkatli bakıldığında okunabilen
bir sembol vardı: bir dairenin içinde iç içe geçmiş iki el.
Leyla,
anahtarı eline aldı. Soğuktu ve hafifçe titredi. Bu sembol… Nerede görmüştü?
Anımsamaya çalıştı, ama zihni o kadar doluydu ki hiçbir şeyi yerine
oturtamıyordu. Anahtarı dikkatlice çantasına koydu. Belki de bu, bir sonraki
adımdı.
Tam o sırada,
arkasından hafif bir hışırtı duydu. Leyla hızla döndü, feneri sesin geldiği
yöne çevirdi. Hiçbir şey yoktu. Ama bu sefer emindi. Birisi oradaydı.
Saklanıyordu.
"Kim var
orada?" sesi, bu sefer daha kararlı çıktı. "Saklanmayı bırak! Benimle
konuşmak istiyorsan, çık ortaya!"
Cevap gelmedi.
Leyla, ışığı etrafta gezdirmeye devam etti. Fabrikanın köşesinde, yıkılmış bir
duvarın ardında, bir gölge hareket etti. Hızlıca o yöne doğru yürüdü. Işık,
gölgeye doğru ilerlerken, bir adamın silueti belirdi. Uzun boylu, zayıf bir
adamdı. Üzerinde koyu renk, yıpranmış bir parka vardı. Yüzü, kapüşonunun
altında karanlıkta kalmıştı. Sadece belirgin burun yapısı ve dudaklarının ince
çizgisi seçilebiliyordu. Adam, Leyla'ya doğru yavaşça, neredeyse kayarak
ilerledi.
"Hoş
geldin, Leyla," diye fısıldadı adamın sesi. Ses, derinden geliyordu, sanki
yılların yorgunluğunu taşıyordu. Leyla irkildi. Adını biliyordu.
"Sen
kimsin?" diye sordu Leyla, elindeki feneri adamın yüzüne doğru tutarken.
Adam, yüzünü
ışıktan kaçırdı, kapüşonunu daha da aşağı çekti. "Ben... bir
tanığım," dedi. "Senin aradığın cevapların birçoğunun tanığı."
Leyla,
şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Ne demek istiyorsun? Bana o mesajı sen
mi attın? Ve bu anahtar..." Leyla, cebinden anahtarı çıkardı ve adama
doğru uzattı. "Bu ne anlama geliyor?"
Adam, anahtara
baktı, sonra tekrar Leyla'nın yüzüne. "Acele etmelisin demiştim,"
dedi, sesi ciddiyetle doluydu. "Zamanımız kısıtlı. Burası güvenli
değil."
"Ne
güvenli değil?" diye çıkıştı Leyla. "Kimden bahsediyorsun? Bana her
şeyi anlatacaksın! Kim olduğunu ve tüm bunların ne anlama geldiğini!"
Adam, etrafı
dikkatlice dinledi, sanki fabrikanın duvarları bile onları dinliyormuş gibi.
Sonra tekrar Leyla'ya döndü. "Burada olmaz. Daha güvenli bir yere
gitmeliyiz. Ben seni takip ettim. Uzun zamandır... Babandan sonra her şey daha
da karmaşık bir hal aldı. Onu onlar öldürdü."
📖 Hikayeye Devam Et
Aşkın Son Perdesi 23 bölümüne geçmeden önce kısa bir reklam ile destek olun.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder