Güneş, İstanbul’un saray kubbelerinde altın gibi
parlıyordu. Klara, hayatında ilk kez bu kadar büyük ve karmaşık bir şehir
görüyordu. Budin’in düzenli taş sokaklarından sonra, bu şehrin hem kaotik hem
büyüleyici dokusu karşısında şaşkına dönmüştü. Yokuşlu caddelerde yükselen
sesler, baharat ve deniz kokusu, sokaklardan geçen dervişler ve pazar yerinden
yükselen ilahiler… Her şey büyülüydü.
Yusuf’un rehberliğinde Topkapı Sarayı’na yakın
bir mahallede, Sultan’ın haber alma ağına bağlı bir hanın arkasındaki gizli
konuk evine yerleştiler. Burası, sadrazamın izniyle sadece özel görevlerde
bulunan yeniçerilere tahsis edilmişti.
Klara pencereden Haliç’i izlerken sordu:
“Burası neden bu kadar… yoğun?”
Yusuf omzunu silkerek cevapladı:
“Çünkü İstanbul sadece bir şehir değil. Her göz
burada, her kulak burada. Ve ihanet burada yankılanınca tüm imparatorluk
sarsılır.”
Yusuf’un sözleri boşuna değildi. Çünkü saraya
döneli daha bir gün olmuştu ki, Sadrazam tarafından özel bir toplantıya
çağrıldı. Görev, Budin’deki sadakat ağını yeniden kurmak, kimin dost kimin
düşman olduğunu netleştirmekti. Ancak bu kez, Yusuf’un yanında Klara da vardı —
ve bu, saray çevrelerinde fısıltıların başlamasına neden olmuştu.
Toplantıdan sonra, Yusuf koridorda eski bir
yoldaşıyla karşılaştı. Uzun yıllardır İstanbul'da görev yapan ve artık padişaha
doğrudan bağlı bir bilgi görevlisi olan Ferhad, ona yaklaşarak alçak
sesle sordu:
“Yanındaki kadın... Macar prensesi değil mi?”
Yusuf bir an duraksadı. Ardından gözlerini
Ferhad’ın gözlerine dikti:
“O, artık Osmanlı’nın sırrıdır.”
Ferhad hafifçe gülümsedi, ama gözlerinde kuşku
parlıyordu.
“İstanbul’da sır tutmak zor iştir kardeşim… Hele
ki saraya bu kadar yakınsan.”
O gece, Yusuf ve Klara gözlerden uzak kalmak için
hanın arkasındaki bahçeye çekildiler. Yusuf düşünceliydi. Klara bunu fark
etmişti.
“Bir şey mi oldu?”
“Evet. İstanbul’un sokakları taş değil, bilgiyle döşelidir. Burada dost da seni
izler, düşman da. Seni korumam gerekecek Klara. Hem senden… hem senden çalınmak
isteyenlerden.”
Klara başını eğdi, gözleri bu kez kararlıydı:
“Ben sır değilim, Yusuf. Bu topraklarda belki
yabancıyım, ama sana ihaneti ben getirmedim.”
Bir sessizlik çöktü aralarına. Uzakta camilerden
yükselen ezan sesleri, sanki bu aşkı ve bu gölgeleri kutsuyordu.
Ama Klara’nın varlığı, İstanbul’un içinde
saklanan başka bir gözün de dikkatini çekmişti. Ay yüzlü bir cariye, sarayın
duvarları ardında, Yusuf’un adını duyduğunda dudaklarında eski bir acı belirdi.
Çünkü o da onu bekliyordu. Yıllardır. Sessizce. Sabırla.
Ve şimdi İstanbul’da bir Macar kadını vardı…
Yusuf’un kalbinde.
Ve bu, Topkapı’nın sessizliğinde bir fırtına koparmaya yeterdi.
Yusuf, Klara'nın endişeli bakışlarını fark etti.
Gözlerinde bir korku vardı, ama aynı zamanda güçlü bir kararlılık da vardı.
İstanbul’a ayak basar basmaz, her şeyin çok farklı olduğunu anlamıştı. Onun
için sadece bir yeni dünyaya adım atmakla kalmamış, aynı zamanda geçmişinin
gölgelerinin peşinden gelen bir yolculuğa başlamıştı.
Topkapı Sarayı’na olan yakınlıkları, bu şehri
tanımaya çalışan biri için bir avantaj gibi gözükse de, gerçekte tam tersiydi.
Her köşe başında bir tehlike, her adımda bir ihanet bekliyordu. Sarayın
duvarları, dışarıdan bakıldığında oldukça zarif ve güvenli görünse de, içindeki
gizemler ve entrikalarla doluydu.
Yusuf, Klara’nın endişelerini hissederek, ona
daha yakın durmaya karar verdi. Fakat, Topkapı Sarayı'nın koridorları arasında
geçirecekleri her saniye, aslında bir ömrü karşılıyordu. Saray içindeki
tehlikelere karşı dikkatli olmak zorundaydılar. Hem sarayın içindeki iktidar
mücadelesi, hem de Macar Prensesi’nin gelişi, Osmanlı’yı derinden sarsacak
büyük bir olayın habercisiydi.
Bir akşam, Yusuf ve Klara, sarayın gözlerden uzak
bir köşesinde yürürken, karşılarında eski bir dost belirdi. Bu, Yusuf’un çok
iyi tanıdığı bir isimdi: Mehmet Efendi, sarayın eski ama hala etkili
olan bir adamıydı. Mehmet Efendi, yıllar önce Yusuf’un yanında savaşmış, bir
zamanlar sadık bir arkadaş olmuştu. Ancak zamanla yolu saray entrikalarına
kaymış, kendi çıkarlarını korumak için birçok yüz değiştirmişti.
Mehmet Efendi, Yusuf’a yaklaşırken, gözlerinde
eski bir dostun hatıralarından çok, içi boş bir arzu vardı. Gözleri Klara’yı
hızla taradıktan sonra, Yusuf’a kısa bir bakış attı.
“Uzun zaman oldu, Yusuf. Ama burada tanıştığın
insanlar çok farklı. Burası, sadece bir saray değil, aynı zamanda insanların
ruhlarını ele geçiren bir oyun alanı. Sen ve sevgili misafirin için burada bir
yer var mı?”
“Bizi izleyenler, her zaman karşımıza çıkar, Mehmet Efendi.”
“Ben sadece dostumuzu uyarmak istiyorum. Sarayın içindeki her adım, sizi bir
adım daha tehlikeye sokuyor. Ve bu topraklarda ne zaman kimin elini
sıkacağınızı bilmek çok önemlidir.”
Yusuf, Mehmet Efendi’nin söylediklerinin anlamını
hemen kavradı. Bu, sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir tehditti. Yusuf’un
gözleri, hemen bir karar vermeliydi.
“Buradaki dostlar, herkesin bir gün düşmanı
olabilir. Benim asıl sadakatim, sadece kendi yoluma. Ama sizinle oynayacak
zamanım yok, Efendi.”
Mehmet Efendi’nin yüzündeki gülümseme, Yusuf’un
bakışlarıyla kayboldu. Bir zamanlar yakın olan bu adam, şimdi sarayın
karanlıklarında kaybolmuş bir gölge gibiydi.
Klara, Yusuf’a bakarak sessizce konuştu:
“Yusuf, burada güvendiğimiz kimse yok mu? Herkes
düşman gibi… Buradaki hava bana hiç de güven verici gelmiyor.”
“İstanbul, her şeyi bildiğini sanan insanlarla dolu. Ama burada kimse gerçeği
bilmez. Bizim işimiz, sırrımızı korumak ve her adımı dikkatle atmak.”
Mehmet Efendi’nin gidişiyle birlikte, Klara ve
Yusuf, sarayın dışına doğru adım attılar. İstanbul’un karanlık sokaklarında
yürürken, başlarına gelecek büyük felaketi ve sarayda onları bekleyen
tehlikeleri düşündüler.
Yusuf, Klara’ya dönerek devam etti:
“Bu şehirdeki en tehlikeli şey, hiç kimseye
güvenmemektir. Ama hala bazı dostlarımız var, hala bu şehrin ardında
çözülememiş sırları var. Ve biz o sırları çözmek için buradayız.”
Klara, derin bir nefes aldı ve başını salladı:
“O zaman, bu oyun başladığında… biz de
buradayız.”
Her adımda, Topkapı Sarayı’na giden yol biraz
daha karanlıklaşıyordu. Ama bir gerçek vardı: Ne olursa olsun, saraydan
ayrılmaları imkansızdı. İstanbul’un gölgeleri onları sararken, ne kadar
savaştan, ne kadar ihanetin kokusundan kaçsalar da, sonunda her şey yüzleşmek
zorunda kalacakları bir dönüm noktasına varacaktı.
Klara, Mehmet Efendi'nin söylediklerinden
rahatsız olmuştu. Ancak Yusuf'un yüzündeki kararlılığı görmek, ona biraz olsun
güven verdi. Bu kadar uzun bir yolculuktan sonra, her şeyin kolay olmayacağını
biliyorlardı. Ama sarayın içinde artan entrikalar, her adımda daha büyük bir
tehdit oluşturuyordu. Klara, Yusuf’un kendisine güvenmediğini fark etti. Her
adımda, aralarındaki mesafe giderek büyüyordu.
İstanbul’a adım atmalarının üzerinden birkaç gün
geçmişti. Sultan'ın sarayı, her zamanki gibi görkemli ve göz kamaştırıcıydı.
Ancak, arka planda dönen oyunlar, her şeyin normal görünmesinin önündeki en
büyük engeldi. Yusuf, ne kadar dikkatli olsalar da sarayın içinde bir şeylerin
ters gittiğini hissediyordu.
O gün, Sultan’ın huzuruna çıkacakları gün,
sarayın içinde bir huzursuzluk vardı. Etraflarında suskun bir kalabalık vardı
ve herkesin gözleri her an dışarıya, bir yeri izliyor gibiydi. Yusuf, sarayın
sakinliğinde bir şeyin eksik olduğunu fark etti. Sessizlik, çoğu zaman en büyük
tehlikenin habercisiydi.
Klara, tedirgin bir şekilde Yusuf’un yanına
yaklaştı.
“Yusuf… Bir şeyler yolunda gitmiyor. Herkes bizi
izliyor. Bu sarayın içinde bir şeyler dönüyor, ama ne?”
“Evet, burada bir şeyler dönüyor. Ama biz şimdi doğru zamanı beklemeliyiz.
Sultan’la yüzleşmek, her şeyin ortaya çıkması demek olabilir. Biraz daha
sabırlı olmalıyız.”
Yusuf, Klara’nın tedirginliğini hissederek ona
ellerini uzattı ve kısa bir süre için ona güç verdi. Klara, Yusuf’un güven dolu
bakışlarıyla rahatladı ama içindeki korku hala yok olmamıştı.
Topkapı Sarayı'nın geniş avlusuna adım attılar.
Sarayın içindeki her köşe, her duvar, her odanın kendine has bir hikayesi
vardı. İki yüzyıl boyunca pek çok padişah, pek çok hanedan gelmiş ve gitmişti.
Ancak hepsi de birer iz bırakmış, sarayın taşları bile onların sırrını
taşıyordu.
Görkemli bir taht odasına girdiler. Sultan II.
Mehmet, sabahın erken saatlerinde önemli bir toplantıya hazırlanıyordu. Yavaşça
ilerlediler ve Sultan’la göz göze geldiler. Sultan, pek çok kraliyet üyesinin
ve danışmanının bulunduğu bir mecliste onlara dönerek gülümsedi.
“Hoş geldiniz, cesur misafirler. Sarayı
ziyaretinizde size rehberlik edecek birini gönderdim. Ama burada, Topkapı’nın
gölgesinde, yalnızca dostluk değil, aynı zamanda düşmanlıklar da vardır. Her
adımda dikkatli olun.”
“Sultanım, sizin huzurunuzda olmaktan onur duyuyoruz.”
“Bu sarayda onur, ancak akıllıca oynanan oyunlarla kazanılır. Bazen, bir adım
geri çekilmek, zafer kazanmak için en doğru yol olabilir.”
Sultan’ın sözleri, bir yandan güven verirken, bir
yandan da belirsizlikleri artırıyordu. Herkes suskun bir şekilde Sultan’ın
yüzünü izlerken, bir yandan da sarayın etrafındaki geniş duvarlar içinde
oynanan oyunlar, gerçekte kimseye belli olmuyordu.
Yusuf, Sultan’ın söylediklerini çok iyi
anlamıştı. Burada, Topkapı Sarayı’nda, dostlar kadar düşmanlar da vardı. Her
şeyin bir maskesi vardı ve bu maskeleri aralamadan ne olduğunu öğrenmek zordu.
Her şeyin altında bir yalan, bir ihanet gizleniyordu.
Topkapı’nın içindeki bir odada, Sultan II. Mehmet
ve Yusuf arasında geçen konuşma devam ederken, sarayın koridorlarından geçen
bir grup saraylı, fısıldayarak geçiyordu. Klara, onlardan birinin sesini
tanıdı. Aralarındaki konuşmalarını dinlerken, bir kelime kulağına çarptı:
“İhanet.”
Yusuf, Klara’nın yüzündeki ani değişimi fark
etti.
“Ne oldu?”
“İhanet… Sarayın içinde bir şeyler dönüyor. Birisi, bir plan yapıyor. Ama kim?”
“Bunu öğrenmek için sabırlı olmamız gerek. Her şeyin zamanı var.”
“Ama bu oyunları çözmemiz lazım. Kimseyi affetmeyeceğiz.”
“İhanetler burada her zaman olur. Ama biz, doğru zamanı beklemeliyiz.
Hedefimize yaklaşmadan kimseyi açığa çıkaramayız.”
Sultan, onların yanına geldiğinde, soğukkanlı bir
şekilde ve dikkatle sözlerine devam etti.
“Burada oynanan oyunlar, bazen tek bir adımda
çökebilir. Hepimizin bir planı vardır, ama kimin en iyi hamleyi yaptığına karar
veren zaman gelir.”
“Sultanım, sizinle çalışmak büyük bir onur. Ama sarayın içinde dönen olaylar,
hiç de bana güven verici değil.”
“Evet, güven. Burada, güven ne kadar önemli bir şeydir. Ama güven, bazen büyük
bir tehlikenin de habercisidir.”
Her kelime, sarayın içinde sessiz bir yankı
bırakıyordu. Yusuf, Klara ile birlikte dikkatlice adım atarken, sarayın gizemli
ve karanlık koridorlarında yeni bir tehlike onları bekliyordu. Burada, kimse
yalnız kalamazdı. Güven, sadece bir yalandı ve herkes, her adımda birbirine
daha çok yaklaşan bir tehlikeye doğru ilerliyordu.
Saraya adım attıkları ilk günden itibaren, her
şeyin bir oyun olduğunu anlamışlardı. Ancak, bu oyunların kurallarını öğrenmek,
belki de hayatlarını riske atmak anlamına gelecekti. Klara, bir yandan bu
tehlikeli yolculuğa başlamak zorunda olduklarını biliyor, bir yandan da sarayın
içindeki her anın gizemini çözmek için sabırsızlanıyordu.
Sultan’ın huzuruna çıkmadan önce, sarayın geniş
koridorlarında dolaşırken, bir yandan da etraflarındaki sessizliği anlamaya
çalışıyorlardı. Sarayın içi, her ne kadar görkemli ve ihtişamlı olsa da, sanki
bir hüzün perdesiyle örtülmüştü. Her duvarda geçmişin izleri, her adımda
tarihin yankıları vardı. Ancak en çok dikkat çeken şey, sarayın en kuytu
köşelerinden yayılan huzursuzluk hissiydi.
Klara, bir an Yusuf’un yanında durarak içini
çekti.
“Burası... çok sessiz, çok gizemli. Ama ben
burada bir şeylerin gizlendiğini hissediyorum.”
“Bunu ben de hissediyorum. Ama her adımda dikkatli olmalıyız. Sarayın her
köşesinde düşmanlar olabilir.”
“Düşmanlarımız sadece sarayın içindeki insanlar değil. Bazen, bu sarayın
duvarlarından daha fazlası vardır. Dışarıdaki dünyayı da unutma, Yusuf.”
Yusuf, Klara’nın endişelerini gördü. Sarayın
içinde en büyük düşmanın, insanın kendi içindeki karanlıklar olduğunu
biliyordu. Bu yolculuk, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir sınav
halini almıştı. Ancak zaman geçtikçe, ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar,
sarayın duvarlarının ötesindeki gerçekler onları bekliyordu.
Topkapı Sarayı’na geldiklerinde, bu sarayın
kendisine ait bir ritüeli vardı. Ziyaretçiler, geleneksel olarak sarayın
bahçesinde birkaç dakikalık bir duraklama yapar, sonra içeriye alınırdı. Bu,
sarayın doğasına uygun bir şekilde, her adımın çok sayıda testten geçtiği bir
sistemdi. Ancak, bu ritüel, aynı zamanda Sultan’ın güvenliğini sağlama amacını
taşıyordu. Her gelen, bir şekilde sorgulanmış, her hareketi izlenmiş oluyordu.
Sultan’ın özel odasına girmeden önce, görevli bir
hizmetkar onlara yol gösterdi. Koridorlardan geçerken, Yusuf ve Klara arasında
sessizlik hakimdi. Her ikisi de, ne kadar dikkatli olsalar da, bu sessizliğin
altında bir tehlikenin var olduğunun farkındaydılar.
Sultan’ın özel odası, sarayın diğer odalarından
çok farklıydı. Burada, sadece birkaç kişi bulunabiliyordu. İçerisi son derece
gösterişliydi, ama aynı zamanda bir tür karanlık ve derinlik de barındırıyordu.
Devasa pencerelerden sarayın dışındaki manzara görünürken, duvarlar tamamen
altın işlemeli halılarla kaplıydı.
Sultan, onları gülümseyerek karşıladı.
“Hoş geldiniz, cesur misafirler. Sarayın içine
girmeden önce, dışarıdaki dünyadan biraz olsun kopmaya başlamışsınız.”
“Sultanım, burası o kadar farklı ki, insan kayboluyor. Her köşe, bir sır
saklıyor.”
“Evet, burası sadece bir saray değil, aynı zamanda bir dünya. Dünya, bir
zamanlar düşmanlarımızın elindeydi. Ama şimdi, biz buradayız. Ve burada, her
şeyin kontrolü bizde.”
“Bizim de burada olmamız bir tesadüf değil. Ama şunu biliyoruz, Sultanım, güven
önemli bir şeydir, ama güvenmek bazen en tehlikeli şey olur.”
“Güven... Evet, güven bir yalandır. Burada, sadece kendi yolumuzu bulabiliriz.
Ama yolculuk, bazen tehlikelerle doludur.”
Sultan’ın sözleri, adeta bir uyarı gibi
yankılandı. Klara, gözlerini Sultan’ın gözlerinden ayırmadan, kendisinin ve
Yusuf’un burada yalnızca birer figür olduklarını hissetti. Ama bunun yanı sıra,
içlerinde kaybolmuş bir umut da vardı. Onlar, bu sarayın içine girdiklerinde
sadece Sultan’a hizmet etmekle kalmayacak, aynı zamanda sarayın gizemini ve
karanlıklarını da çözmeye çalışacaklardı.
Fakat, o anda Sultan’ın yanındaki danışman, bir
adım öne çıktı ve Sultan’a düşük bir sesle bir şeyler fısıldadı. Klara ve
Yusuf, birbirlerinin gözlerine bakarak, sadece bir anlık bir huzursuzluk
yaşadılar. İçlerinden bir şeyler, bu sessiz fısıldan ötürü harekete geçti.
Biri, arka planda bir şeyler planlıyordu.
Sultan’ın suratı, hemen bir değişim geçirdi.
“Yeter! Burada zaman kaybetmeyeceğiz. Hedefimizi
bir an önce gerçekleştirmeliyiz.”
“Sultanım, bizler, burada sadece görevimizi yerine getirmek için varız. Ancak
şunu unutmayın, sarayın içinde kimseye güvenmek kolay değildir.”
“Evet, her şey bir oyundur. Ama bu oyun, kimseye acımayacak. Yola devam
edeceğiz, çünkü artık hiçbir şey eski gibi olmayacak.”
Böylece, Sultan’la yapılan görüşme sona erdi.
Ancak her şeyin sonunda, Klara ve Yusuf’un kafalarında tek bir soru vardı:
Gerçekten güvenebilirler miydi? Sarayın içinde dönen entrikalar, hangi tarafta
bitiyordu? Her adımda, her kelimede, her bakışta yeni bir tehlike gizliydi.
Artık bu yolculukta, yalnızca birbirlerine güvenmek, onları hayatta tutacaktı.
Sultan’ın özel odasında geçen kısa ama gerilim
dolu anların ardından, Yusuf ve Klara, sarayın derinliklerine doğru yol almak
üzere geri adım attılar. Ancak sarayın her köşesinde bekleyen bir tehdit
olduğunu hissediyorlardı. Her duvarın, her pencerenin ardında bir göz vardı. Ne
zaman bir adım atsalar, başka bir göz izliyor gibiydi.
Yusuf, gözlerini etrafında gezdirerek, arka
planda neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Klara ise bir adım önde,
düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu. Sarayın soğuk havası, içlerindeki
karanlık düşünceleri daha da derinleştiriyordu.
"Burası sadece bir saray değil, Yusuf.
Burada kimse güvenle adım atamaz," dedi Klara, sesinde bir huzursuzluk
vardı.
"Hikayenin en tehlikeli kısmı burada başlıyor. Ama unutma, bizler
buradayız. Birlikteyiz, bu karanlıkta."
"Birlikte olsak da... Fark ettiğin gibi, bizler sadece oyuncuyuz. Gerçek
oyun burada değil, çok daha derinlerde."
Yusuf, Klara'nın sözlerine cevap vermek yerine
sarayın büyük bahçesinin kapısını işaret etti. Bahçede, sarayın koridorlarına
oranla çok daha farklı bir atmosfer vardı. Ağaçların arasında yürürken, Klara
ve Yusuf her adımda daha da yalnızlaştıklarını hissediyorlardı. Sarayın
büyüleyici görüntüsünün ardında saklı olan gizem, her geçen dakika daha da
belirginleşiyordu.
Bahçeye doğru ilerlerken, Yusuf, birdenbire
Klara'yı durdurdu. Gözleri, uzaklarda bir noktaya odaklanmıştı.
"Beni dikkatle izle, Klara. Kimseyi gözden
kaçırma. Duygularını iyi yönet," dedi.
"Neden?" Klara şaşkın bir şekilde sordu.
"Çünkü her şey buradaki adımlarla şekillenecek. Burası bir tuzak olabilir.
Kimse bizi izlemiyor gibi görünebilir, ama belki de her an her şey
değişebilir."
Klara, Yusuf’un uyarısını dikkate alarak her
adımda dikkatini daha çok topladı. Bahçedeki ağaçlar arasında, uzaklardan bir
siluet gözüküyordu. Sultan’a sadık bir muhafız, derin bir dikkatle onları
izliyordu. Klara, nefesini tutarak hızla başını çevirdi, ancak Yusuf sakin bir
şekilde ona bakıyordu.
"Bunu yapmamız gerekiyordu, Klara. Kimseye
güvenmemeliyiz."
"Sultan’ın etrafında dönen oyunları çözmeliyiz. Ama bunu yapmak için,
bazen görünmeyen düşmanları görmek zorundayız," diye ekledi Yusuf.
İçindeki endişe, Klara’nın gözlerinde yankı
buluyordu. Herkesin her an ne kadar düşman olabileceğini düşündü. Saray, her
açıdan tuzaklarla doluydu ve her hareketin bedeli vardı. Ama hala umudu
kaybetmiyordu. İçindeki cesaret, onları bir adım daha ileriye taşıyacak
gibiydi.
Görünüşte yalnızdılar, fakat Sultan’ın gözleri
her an onlar üzerindeydi. Sarayın en kuytu köşelerinde, her adımlarını
izleyenlerin varlığını hissedebiliyorlardı. Bu defa, yalnızca Sultan’a değil,
sarayın derinliklerinde saklanan tüm güçlere karşı durmak zorundaydılar. Klara,
her geçen dakika daha da artan gerilimin farkındaydı.
"Bunu yapmalıyız, Yusuf. Eğer bu sarayda
hayatta kalmak istiyorsak, gücümüzü birleştirmeliyiz."
"Bu, hiç kolay olmayacak Klara. Ama her adımda bir sırra daha
yaklaşacağız."
Yusuf’un gözlerinde belirgin bir kararlılık
vardı. Gerçekten de, onların sırrı çözme yolculuğu yalnızca sarayın içinde
değil, kalplerindeki karanlıkları aydınlatmakla ilgiliydi. Birbirlerine
duydukları güven, sonunda onları hem sarayın derinliklerinden hem de
kalplerindeki en büyük korkulardan kurtaracaktı.
📖 Hikayeye Devam Et
Budinde Sonbahar Yükselen Fırtına Bölüm 8. bölümüne geçmeden önce kısa bir reklam ile destek olun.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder