Yaman,
direksiyona sıkıca yapıştı. "O an... yapamadım. Beni takip ediyorlardı.
Eğer ortaya çıksaydım, ben de ölecektim. Ve babanın çabaları boşa gidecekti.
Onun tek umudu sendin, Leyla. Bu sırları ortaya çıkaracak tek kişi
sendin."
Bu cümle,
Leyla'yı derinden etkiledi. Babasının umudu olmak… Bu yük ağırdı, ama aynı
zamanda ona bir amaç veriyordu.
Araba,
nihayet küçük, topraklı bir yola saptı ve ormanlık bir alanın içine girdi.
Karanlık ağaçlar, yolu bir tünel gibi sarıyordu. Leyla, bu yolculuğun nereye
varacağını merak ediyordu. Yaman, babasının sırlarını mı taşıyordu? Yoksa
Leyla, bilinmeyen bir tehlikenin içine doğru mu sürükleniyordu?
Orman yolu,
arabanın süspansiyonlarını zorlarken, Leyla pencereden dışarı bakıyordu.
Ağaçların arasından sızan ay ışığı, sanki onlara yol gösteriyordu. Yaklaşık on
beş dakika sonra, araba yavaşlamaya başladı. Göz alabildiğine uzanan ağaçların
arasında, loş bir ışık belirdi. Yaman, arabayı ormanın daha da içine, neredeyse
görünmez bir patikaya sürdü. Araba durduğunda, motoru hemen kapatmadı,
dinlemeye devam etti. Sanki bir şeyin veya birilerinin gelmesini bekliyordu.
"Geldik,"
dedi Yaman, arabanın motorunu kapatırken.
Leyla,
dışarıya baktı. Işık, eski, ahşap bir kulübeden geliyordu. Kulübe, ormanın
derinliklerinde, sanki dünyadan soyutlanmış gibi duruyordu. Dışarıdan
bakıldığında sıradan, küçük bir avcı kulübesini andırıyordu. Ancak etrafındaki
ağaçların sıkılığı ve erişim zorluğu, buranın gerçekten de "güvenli bir
yer" olabileceğini düşündürdü.
Yaman,
arabadan indi ve Leyla'nın kapısını açtı. "Dikkatli ol," diye
fısıldadı. "Etraf sessiz görünüyor, ama asla bilemeyiz."
Leyla,
arabadan indi. Toprağın ve yaprakların kokusu burnuna doldu. Gecenin serinliği,
tüm vücuduna yayıldı. Kulübenin penceresinden sızan ışık, içeriye dair bir
ipucu vermiyordu. Yaman, sessizce kulübeye doğru ilerledi. Kapıya geldiğinde,
anahtarı uzatıp Leyla'nın cebinden aldığı eski anahtarla karşılaştırdı.
Semboller aynıydı: iç içe geçmiş iki el. Bu, anahtarın ait olduğu yerdi.
Yaman,
anahtarı deliğe soktu ve yavaşça çevirdi. Kilitten gelen tık sesi, gecenin
sessizliğinde ürkütücü bir şekilde yankılandı. Kapı gıcırtıyla açıldı. İçeriden
loş, sarı bir ışık dışarı sızdı.
Leyla içeri
adım attığında, küçük bir odanın içindeydiler. Ortada ahşap bir masa, kenarda
birkaç sandalye vardı. Duvarlarda eski haritalar ve el yazısıyla notlar
asılıydı. Bir köşede, küçük bir radyo, hafif bir hışırtıyla çalışıyordu.
Burası, bir tür çalışma odası, gizli bir karargah gibiydi. Raflarda sıralanmış
kitaplar, kağıt yığınları, sanki buranın sahibi, uzun zamandır bir şeyleri
araştırıyor, bir sırrın peşinden gidiyormuş gibi bir izlenim yaratıyordu.
Yaman,
kapıyı arkalarından kapattı ve sürgüyü çekti. İçerideki hava, dışarıya göre
daha ılıktı, ama aynı zamanda bir esrar perdesiyle kaplıydı. Yaman, masaya
doğru ilerledi ve küçük bir gaz lambasını yaktı, bu da odayı daha aydınlık hale
getirdi.
"Burada
güvendeyiz," dedi Yaman, kapüşonunu nihayet indirerek. Leyla, ilk kez onun
yüzünü tam olarak gördü. Kırışıklıklarla dolu, yorgun bir yüzü vardı.
Gözlerinin altı çökmüştü, sanki uzun zamandır uykusuz kalmış gibiydi. Saçları
seyrelmiş, grileşmişti. Ama gözlerinde, derin bir bilgi ve acı vardı. Babasının
gözlerindeki o aynı derinliği hatırlattı.
"Şimdi,
sana her şeyi anlatacağım, Leyla," dedi Yaman. "Babanın neden
öldüğünü, kimlerin parmağı olduğunu ve neden senin bu işin içinde
olduğunu..."
Leyla,
masanın karşısına oturdu. Kalbi hızla atıyordu. Tüm cevaplar, tam önündeydi.
Ama aynı zamanda, bu cevapların beraberinde getireceği yükün ağırlığını da
hissediyordu.
Yaman,
masanın üzerindeki gaz lambasını ayarlarken, kulübenin loş ışığı Leyla’nın
gergin yüzüne vurdu. Gözlerinde yorgunluk ve hüzün vardı, ancak aynı zamanda
çelikten bir kararlılık da parlıyordu. Kapüşonunu indirdiğinde ortaya çıkan
yüzü, yaşanmışlıkların derin izlerini taşıyordu; alın çizgileri, gözlerinin
altındaki koyu halkalar, sanki anlatacağı hikaye, sadece kendi hikayesi değil,
aynı zamanda geçmişin bir yansımasıydı. Leyla, Yaman'a baktı. Bu adam,
babasının sırrını taşıyordu ve şimdi, bu kulübenin dört duvarı arasında, o sır
perdesi aralanacaktı.
Yaman, derin
bir nefes aldı ve gözlerini Leyla'ya dikti. "Baban, Ahmet Bey... o,
hayatımda tanıdığım en dürüst ve cesur adamlardan biriydi, Leyla. Bir
işadamıydı, evet. Ama bu onun kimliğinin sadece bir parçasıydı. Asıl tutkusu,
adalet ve gerçekti."
Leyla,
sessizce dinliyordu. Babasını hep adil ve dürüst bir insan olarak bilmişti, ama
bu boyutta bir adalet arayışından habersizdi.
"Onunla
yıllar önce, küçük bir araştırma projesinde tanıştık," diye devam etti
Yaman. "Ben gazeteciydim, o da o dönemde bir inşaat projesinin yolsuzluk
iddialarını araştırıyordu. Yollarımız kesişti. Başta birbirimize mesafeliydik.
Ama kısa sürede fark ettik ki, ikimiz de aynı şeyi arıyorduk: gerçeği."
Yaman'ın
sesi kısıldı, sanki geçmişin tozlu sayfalarını aralıyordu. "Babana,
İnegöl'de dönen kirli bir çarktan bahsettim. Yasalara aykırı yollarla, halkın
kaynaklarını sömüren, sadece para için her şeyi yapabilecek bir yapıdan. Başta
inanmak istemedi. Ama o da kendi araştırmalarını yapınca, gördüklerine
inanamadı. İşin içine girdiğinde, bu yapının sandığımızdan çok daha büyük ve
tehlikeli olduğunu anladık."
Leyla'nın
kalbi hızla atıyordu. "Ne tür bir yapıdan bahsediyorsun? Kimdi bu
insanlar?"
Yaman,
masanın üzerindeki bir haritayı kendine doğru çekti. "Bu, sadece İnegöl'le
sınırlı değil, Leyla. Bu, ülke genelinde uzanan, yeraltı dünyasıyla siyaseti,
iş dünyasını birbirine bağlayan karanlık bir ağ. Bir tür gizli örgütlenme.
Hükümette, emniyette, yargıda... her yerde bağlantıları var. Her şeyi kontrol
ediyorlar. Gördüğümüz her büyük projenin, her büyük ihalenin ardında onların
imzası var. Hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak, kendi çıkarlarını her şeyin
üstünde tutuyorlar."
Leyla,
şaşkınlıkla sandalyesine yaslandı. Gördüğü filmlerden fırlamış gibi bir
senaryoydu bu. Babası, böyle bir şeyin içindeydi. "Ama neden babam? Neden
o bunu araştırmaya kalkıştı?"
📖 Hikayeye Devam Et
Aşkın Son Perdesi 25 bölümüne geçmeden önce kısa bir reklam ile destek olun.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder