Tuna Nehri kıyısında, sabahın ilk ışıkları sisin
arasından süzülüyor, suyun üzerinde dans ediyordu. Yusuf, elinde pusulasıyla
batıya bakan gözlerini kısmış, nehrin karşı yakasında bekleyen eski bir balıkçı
teknesini izliyordu. Klara, yorgun ama kararlı bakışlarla onun yanına geldi.
“Bu şehir seni bırakmak istemiyor gibi,” dedi
Klara, gözleri ufka dalmış halde.
Yusuf cevap vermedi. İçinde, Budin'de kalan
yoldaşları ve ardında bıraktığı yeminler ağır bir yük gibi çökmüştü. Tek
çareleri, belgeleri İstanbul’a ulaştırmak ve orada hakikati açığa çıkarmaktı.
Ancak nehir, yalnızca yolculuk değil, bir ayrılık da vaat ediyordu.
Tam nehre binmek üzereydiler ki, Yusuf’un keskin
bakışları kıyıdaki ağaçların arasında bir gölge yakaladı. Klara da hissetmişti;
içini tarifsiz bir huzursuzluk kapladı.
“Bizi izliyorlar,” dedi Yusuf, belindeki hançeri
yokladı.
O anda gölgelerden çıkan iki adam, üzerlerine
doğru yürüdü. İlki sarıklıydı, sanki Budin kadısının adamı gibi görünüyordu.
Diğeri ise çok daha tanıdık biriydi: Mihail.
Klara şaşkınlıkla geri çekildi. “Bu... bu
imkânsız!”
Yusuf’un gözleri öfkeyle parladı. “Bize yardım
ettiğini sanıyordum.”
Mihail başını eğdi. “Yardım ettim. Ama sadece
kendim için. Paşa, Klara’yı isterken bana da bir mükâfat vadetti. Ama işler
değişti. Şimdi başka biriyle çalışıyorum.”
Yusuf'un yüzü karardı. “Kim?”
Mihail omuz silkti. “Artık önemli değil.
Belgeleri bana verin, gideceğiniz yolu belirlerim.”
Yusuf bir an duraksadı. Klara'nın elini tuttu.
Ardından tek bir hareketle hançerini çıkardı, Mihail’in boğazına yaklaştırdı.
“Biz kendi yolumuzu çizeriz,” dedi Yusuf.
Bir arbede yaşandı. Mihail’in adamı saldırıya
geçti ama Yusuf’un refleksleri hızlıydı. Birkaç saniye içinde ikisi de etkisiz
hale getirilmişti. Klara nefes nefese yere çömelmiş, yaşadıklarına
inanamıyordu.
Yusuf onun yanına eğildi. “İhanet, en çok dostun
gülümsediği yerden saplanırmış.”
Tekneye binip nehir boyunca ilerlemeye
başladıklarında, Klara başını Yusuf’un omzuna yasladı. “Bu şehir çok sır
taşıyor, Yusuf.”
Yusuf gözlerini kapattı. “Ve hepsini İstanbul’a
götürüyoruz.”
Tekne usul usul ilerlerken, arkasında kalan
şehirde rüzgâr yükseldi. Sonbaharın hüznü, Budin’in taş sokaklarında
yankılandı.
Tuna’nın kıyısından ayrılan tekne, ağır ağır
akıntıya kapılmış, yavaşça Budin’in görkemli surlarını arkada bırakmıştı.
Klara, pelerinine sarılmış halde kıyıya son bir kez baktı. Gözleri,
çocukluğunu, annesini, hayal kırıklıklarını ve bir gecede değişen kaderini
orada bırakıyordu.
Yusuf, kürek çeken yaşlı Macar kayıkçıyla göz
göze geldi. Adam sessizdi ama gözleri çok şey anlatıyordu: endişe, korku ve
belki de biraz umut. Nehrin ortasına geldiklerinde, Yusuf cebinden belgeleri
çıkardı. Deri bir kesenin içindeydiler. Klara merakla eğildi.
“İstanbul’da bunları kime vereceğiz?”
Yusuf kısaca cevapladı. “Sadrazamın gözdesi bir
adam var. Sultanın kulağı gibidir. Onunla temas kuracağız. Ama önce Bursa’ya
uğrayacağız. Eski bir dostumuzun yardımı gerek.”
Klara başını salladı. Yol uzun, düşman çoktu. Ve
ihanetin kökleri yalnızca Budin’de değil, Osmanlı’nın saray koridorlarında da
uzanıyordu.
Gün batımına doğru, kayıkçı aniden konuştu.
“Siz ikiniz… Paşa sizi arıyor. Her yere haber
salındı. Peşinizdeler.”
Yusuf bir an irkildi. “Nereden biliyorsun bunu?”
Kayıkçı, yıpranmış parmaklarıyla boynundaki haçı
gösterdi.
“Kilise duvarlarında yazılı… Ve hanlarda
konuşuluyor. Kadı bile sizi hain ilan etti.”
Klara'nın gözleri doldu. “Benimle birlikte olduğu
için Yusuf'u da suçladılar…”
Yusuf ona döndü.
“Suçlamak kolay, Klara. Asıl mesele; gerçek
uğruna bedel ödeyebilecek miyiz?”
O an, uzaktan bir ok sesi geldi. Ardından bir
diğeri. Kayık bir anda yalpaladı. Nehrin kıyısında onları takip eden başka bir
tekne olduğu ortaya çıktı. İçinde karanlık siluetler görünüyordu.
Yusuf hemen yerinden fırladı, önceden hazırladığı
kalkanı çıkardı. Klara’ya seslendi:
“Yat yere! Kürekçiyi koru!”
Kayık çatırdayarak savruldu, oklar üzerlerinden
geçti. Yusuf nişan aldı ve yayını gerdi. Attığı ok karşı teknedeki adamlardan
birini düşürdü. Ardından gelen saldırılar, kayıkçının ustalığı ve Yusuf’un
keskin hedefleriyle savuşturuldu.
Sonunda saldırganlar geri çekildi. Kayık bir koya
doğru çekildi. Sessizlik, yaşanan tehlikenin ardından daha da ağır hissedildi.
Kayıkçı derin bir nefes aldı. “Bu yol kolay
olmayacak.”
Yusuf gözlerini kısıp uzaklara baktı.
“Kolay yollar, hakikate çıkmaz.”
Ve böylece, nehir onları İstanbul’a doğru biraz
daha yaklaştırırken, Klara ve Yusuf artık sadece aşklarını değil, kaderlerini
de bir arada taşıyorlardı. Budin’den kaçış sadece bir başlangıçtı.
Gece Tuna üzerinde karanlık bir örtü gibi
yayılmıştı. Uzaklardan kurbağa sesleri, rüzgârla savrulan yaprakların kıyıya
vurması ve kayığın tahtalarının gıcırdaması dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Yusuf’un elleri hâlâ yayını sıkıca kavrarken Klara, yaşadıkları saldırının
etkisinden tam olarak çıkamamıştı.
Klara dudaklarını araladı, sesi fısıltı gibiydi:
“Bir an seni oracıkta yitireceğimi sandım...”
Yusuf, gözlerini nehir ufkuna dikmiş halde cevap
verdi:
“Beni ancak senin gözlerinde kaybederim Klara…
Başka yerde değil.”
Bu sözler, Klara’nın içinde karmaşık bir yankı
uyandırdı. Aşkları, siyasi oyunlar ve ihanetlerle sarılmış bir fırtınanın
ortasında doğmuştu. Ve şimdi, yaşamak için kaçıyorlardı.
Kayık, küçük bir adacığın gölgesinde demirlendi.
Yusuf, nehir kenarındaki ağaçlık alana gizlenmiş ufak bir kulübeyi gösterdi.
“Burası eski bir istihbarat noktasının saklanma
yeri. Geceyi burada geçireceğiz. Sabah yola devam ederiz.”
İçeri girdiklerinde, odun kokusu ve rutubet
karışımı bir hava karşıladı onları. Yusuf küçük bir ateş yaktı. Klara, eski bir
kilimin üzerine oturdu. Ateşin ışığında yüzü yumuşamış, gözleri derinleşmişti.
“Yusuf… Sence biz bu yolun sonunu görebilecek
miyiz?”
Yusuf, bir an düşündü.
“Belki Budin düşer. Belki biz bu topraklara bir
daha dönemeyiz. Ama şu an — buradasın. Yanımdasın. Bu da bana yetiyor.”
O an içten gelen bir sessizlik oldu. Dışarıda
rüzgâr, çürümüş yaprakları savuruyordu. Sonbahar nehrin ve insanların kaderiyle
birlikte usulca akıyordu.
Gece boyunca birbirlerine yaslanmış halde
uyudular. Sabah doğarken, Klara Yusuf’un omzuna hafifçe dokundu.
“Yusuf… Güneş doğdu. Yeni bir gün, yeni bir savaş
demek.”
Yusuf gözlerini açtı, hafifçe gülümsedi.
“Ve yeni bir umut…”
📖 Hikayeye Devam Et
Budinde Sonbahar Sultan’ın Gölgesinde Bölüm 7. bölümüne geçmeden önce kısa bir reklam ile destek olun.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder