İstanbul’da Son Bahar
Konstantiniyye, Ekim 1453
Toz ve is kokusu, artık şehrin nefesi olmuştu. Elara, bir
zamanlar annesinin gül bahçesi olan, şimdiyse kurumuş dalların ve rüzgarla
savrulan küllerin hüküm sürdüğü avluya bakan pencerenin kırık pervazına usulca
yaslandı.
Havanın serinliği,
ince elbisesinden tenine işliyor, içindeki o hiç dinmeyen sızıyı körüklüyordu.
Altın rengi yapraklar, çaresizce savrularak taş zemine düşerken, sanki
Konstantiniyye’nin yitip giden ihtişamına ağıt yakıyorlardı. Bu, şehrin gördüğü
en hazin sonbahardı; sadece ağaçlar değil, umutlar da yapraklarını döküyordu.
Babası Demetrios’un çalışma odasından geriye kalanlar,
yağmalanmış bir kütüphanenin acı hatıralarıydı. Değerli el yazmalarından arta
kalan yanık tomar parçaları, dağılmış parşömenler, kırık bir mürekkep hokkası…
Elara’nın parmakları, bir zamanlar babasının bilge sözlerini yazdığı, şimdi ise
anlamsız karalamalarla dolu bir kağıt parçasına dokundu. Gözleri doldu, ama
ağlayamadı. Gözyaşları da kurumuştu sanki, kalbindeki o devasa boşluk gibi.



