1931 yazının ilk haftasındaydı.
Bir akşamüstü sütkardeşim Raşit çocuğun Fatih Çarşambası’ndaki evine uğramıştım.
Raşit çocuk dediğime bakıp da onu sahici çocuk zannetmemeli. Bu, ona ailece takılmış bir
addır. Kendisi tam altmış yaşındadır. Sütkardeşim oluşuna göre aşağı yukarı benim yaşım.
Raşit çocuk Denizyolları vapurlarından birinde kaptandı. Son günlerde tekaüt olduğunu
haber almıştım.
Tekaütlük, hayatta düğünler, doğumlar, ölümler cinsinden ehemmiyeti bir gündür. Tekaüt
olanı da, sünnet olanlar, evlenenler yahut bir kimsesi ölenler gibi mutlaka bir kere yoklayarak
gönlünü almak lâzımdır. Yalnız insan onlara, “gözün aydın” mı, yoksa “geçmiş olsun” mu diyeceğini pek kestiremiyor.
Ben, Raşit çocuğa bu manaların ikisinde de gelecek bir tavırla “inşallah hakkında hayırlı
olmuştur Raşit çocuk” dedim. Sütkardeşim, görünüşte pek memnundu. Kutu gibi dört odalı
bir evi, otuz dört lira tekaüt aylığı, bundan başka bankada da iki bin lira kadar nakit parası
vardı.
“– Bereket versin son zamanlarda üzerimden çocuk gailesi de kalktı, diyordu. Oğlan, benim
gemide çarkçı... Biz, şimdi yenge ile bir Köroğlu, bir Ayvaz... Yengeyi bilirsin... Eline bir lira
ver, pazara gönder, sana bir haftalık masraf düzsün... Otuz dört lira tekaüt aylığı bizim canımızı alır... Artık sayenizde çubuğumu yakıp yan geleceğim. Kırk sene bu... Dile kolay... Denize bu
kadar zaman gemiler dayanmıyor, değil ki vücut...”
Raşit çocuk, hakikaten kırk senedir denizde yaşıyordu. Altı sene askerliğini Çanakkale’de,
Hıfzırahman zırhlısında geçirmişti.
Bu altı sene içinde makine yağlamak, direğe çakmak, halat ipi atmak, dalgalı havalarda sallanmadan güvertede dolaşmaktan başka bir zanaat elde edemediği için tezkeresini aldıktan
sonra da Hacı Davut vapurlarından birine girmiş, derece derece ilerleyerek kaptanlığa kadar
çıkmıştı. Son senelerde Karadeniz’e işleyen küçük bir vapurda çalışıyordu.
Raşit çocuk, beni görünce pek sevinmişti. Uzun dualardan sonra bana denizcilik hayatını
anlatmaya başladı.
Söylediklerinin çoğu manasız vakalardı. Büyük muharebede Zonguldak’tan kömür getirirken gemisinin Moskoflar tarafından topa tutulma” gibi ehemmiyetli olanları da zaten evvelden
biliyordum. Fakat bunlar yüz akıyla sonuna ermiş bir meslek hayatının tesellileri olduğu için
sabırla, hürmetle dinlemek lâzımdı.
Raşit çocuk her hikâyenin sonunda : “Biz, işte böyle şeyler gördük, geçirdik. Denizin çok cilvelerini tattık küçük bey...” diyordu.
Bu küçük bey de tabiî ben... Altmış yaşında bir adamın güz yaprakları gibi suyu çekilmiş,
türlü damarlar, kırışıklıklar, pıhtılar, kızıltılarla bezenmiş yüzüne ne kadar yakışan bir ad...
Bereket versin onu artık Raşit çocuktan başka bilen ve tekrar eden kalmamıştır.
Raşit çocuk, emektar hizmetçimiz ve sütannemin oğluydu. Birbirimizden birkaç ay ara ile
doğmuş, on yaşına kadar bir evde büyümüştük.
GÖKYÜZÜ'nü okurken, bir ömrün upuzun dramını ürpererek izleyecek ve okuduklarınızdan önemli hayat dersleri çıkaracaksınız. Birçok şeyi yaşamadan, birçok düşü gerçekleştirmeden yaşlanan insanların, o hüzünlü dünyasında dolaşıp sarsılacaksınız. Yoğun bir sevgi serüveninin dile getirildiği bu kitabı unutamayacaksınız.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder